19 Kasım 2018 Pazartesi


“Görgü sanatının en önemli kurallarından biri de insanın kendi kendisi hakkında hemen hemen hiç konuşmamayı gelenek haline getirmesidir. Bakın, oyun olsun diye, bir gün, üstünkörü tanıdığınız insanlara kendinizden söz edin; acılarınızdan, zevklerinizden, ya da işlerinizden bahsedin onlara; biraz önceki sahte ilginin yerini bir ilgisizliğin aldığına tanık olacaksınız; sonra üstlerine sıkıntı basacak, evin hanımı o anda nezaketle sözünüzü kesmemişse, orada bulunan herkes bulduğu usta bahanelerle birer birer çıkıp gidecektir. Ama sevgilerini üstünüzde toplamak, insan canlısı, sevimli, dostluğu aranır bir insan mı olmak istiyorsunuz, o zaman kendilerinden bahsedin insanlara, onlarla doğrudan ilgisi olmayan konuları bile kurcalayarak sözü yine kendilerine getirmeye çalışın; karşınızdaki yüzlerin hemen parladığını, ağızlarında memnun gülümsemeler yayıldığını göreceksiniz; yanlarından ayrıldığınız zaman da arkanızdan sizi öveceklerdir.”
Vadideki Zambak - Honoré de Balzac

KENDİ KENDİNE KONUŞMAKTIR AŞK

Gerek yaşam şartları gerekse zaman zaman çıkmazına girdiren ve bazen de labirentinde kaybettiren hayatın bize yaptırdığı konuşmaları saymazsak… Sahi kendi kendine konuşmak mıdır aşk?



Bu soruya kiminiz ‘Evet’ diyecektir, kiminiz ‘Hayır’



İnsan kendisiyle konuşarak kendine karşı ne kadar içten olabilir?


Ne kadar samimi, ne kadar dobra…


Hele de söz konusu aşksa?


Aşk varsa ortada, akan sular durur.


Hatta zaman bile…


Bazılarının aklını durduran bir şey daha vardır.


Emin olma durumu.


Ama o aşktan emin olma hali yok mu, ah yok muuuuuuu…


Yani çok sevdiğimiz o kişi, bizim ondan vazgeçmeyeceğimize o kadar emindir ki…


‘Beni çok seviyor, asla bırakmaz’ rahatlığıyla…


Sallamaz, gerekli ilgiyi, alakayı, özeni göstermez.


Sürprizleri keser.


Karşısındakini anlamaya çalışmaz.


Nasıl olsa çantadadır ya, keklik misali.


Kim bu mantıktadır?


Tabii ki erkekler!


Ha, bir kadın giderse de sallamazlar.


Onlara göre biri giderse yenisi gelir nasıl olsa.


Bu düşünceyle yedekledikleri de vardır ya!


Nasıl olsa yedekler onları bekler.


ÇOK KADIN HİÇ KADINDIR!


Oysa bilmezler ki çok kadın hiç kadındır!


Evet, aynen…


Çok kadın hiç kadındır!


Ama asıl sevdikleri aşık oldukları kadın…


Ya bir gün giderse!


Ve artık bir daha hiç gelmezse?


Yok canım gelir, gelir.


İşte bu düşüncedeki, kalabalıklar arasındaki yalnız, yapayalnız bir adamla karşılaşıyoruz.


Sevgisinden, kendisine aşık olduğundan emin olduğu kadın gelecektir az sonra.


Peki ya o kadın gelmezse n’apar bir erkek?


Hele de o gün Sevgililer Günü’yse!


Delirir mi, dağıtır mı, sapıtır mı?


Ya da arar mı hemen başkasını?


Malum, en azından o gün yalnız kalmamalıdır ya!


***


Aslında kalabalıklar arasında kendilerini yalnız bırakanlar yine kendileri.


Çünkü kendini seven, anlayan, mutlu ve zor zamanlarında yanında olan bir kadına bağlanmak ve hayatı, mutlulukları - ‘an’ı onunla yaşamak yerine kaçıyorlar.


Neden?


Çünkü çok sevilmekten ve gerçek sevgiden korkuyorlar.


Sorumluluktan…


Bağlanmaktan…


Paylaşmaktan…


Anlamaktan…


Anlaşılmaktan…


Sevgiden…


Aşktan…


Evet, bunlardan...


HİÇBİR AŞK, SUSKUNLUĞUN ÜSTESİNDEN GELEMEZ!


Bu sevgiyi kaldıramayacakları, altında ezilecekleri düşüncesiyle…


Korkuyorlar.


Kaçıyorlar.


Susuyorlar.


Halbuki hiçbir aşk suskunluğun üstesinden gelemez!


Bu kaçışı da başka kadınlara koşarak yaparlar, kendilerini çoğalttıklarını sanarak.


Oysa çok ama çok yanılırlar.


İşte bu noktada Fransız filozof Althusser’in kendi ağzından, kıran kırana kendi kendine yüzleştiği ‘Gelecek Uzun Sürer’ romanı aklıma geliyor.


O da tek eşli olamayanlardan…


Tuhaf bir bağlılık duyduğu ve tek güvendiği Helen’i çeşitli kadınlarla aldatıyor.


Bu şekilde geleceği serbestçe karşılama cesaretini gösterdiklerini sanıyorlar.


Geleceği serbestçe karşılamak… Yani yedeklerin güvencesi olmadan…


Bunu da şu anısıyla anlatıyor Althusser; toplama kampında onlara her gün düzenli olarak verilen yiyeceklerden bir kısmını ‘Bir gün aç kalırım’ düşüncesiyle toprağın altına gömüyor. Bir süre sonra toprağın altındakilerin koktuğunu görüyor.


ŞİMDİNİN AÇIĞINI GEÇMİŞLE KAPATMAK!


Erkekler de kadınlar konusunda böyle işte.


Yani bir gün yalnız kalırlar düşüncesiyle kadınları yedekliyorlar. Sonra asıl onu anlayan kadına gerçekten ihtiyaç duyduklarında bakıyorlar ki kimse yok, olduklarını sandıkları yerde.


Sözüm ona şimdinin açığını geçmişle kapatacaklar ya!


Gerçek sevginin değerini bilmedikleri gibi sevgiye sahip de çıkmıyorlar da.


Ya tutkuyla kavrulurlar.


Ya ilişkiden ilişkiye savrulurlar.


Ya sevgiye sahip çıkmazlar.


Ya onların denizinde kaybolmak, boğulmak istemezler.


Ya çözemezler.


Ya sahip olamadıklarından hırs yaparlar.


Çok sevildiklerinde kaçarlar.


İlgi kesildiğinde bu seferde…


E ne bu?


ERKEKLERİN YALNIZLIKLARININ TOPRAKLARINDAKİ SAHTE KAHKAHALAR!


Ondan sonra da hayatta kendilerini kimsenin anlamadıklarından şikayet ederler.


Bu arada neden aşkın en çok peşinden koşanlar, kendilerinden en çok şikayet edenler arasından çıkıyor?


Neden erkekler çok sevdikleri bir kişiyi severek ona bağlanıp, yaşamak yerine çok eşliliği seçiyorlar?


Çünkü kolaylarına ve işlerine geliyor bu.


Ve neden biliyor musunuz?


Çünkü onlar sevdikleri kişiyle aşkı yaşamak yerine, görmezden geldikleri sevgiyi bir şekilde kendi ruhsal ısdıraplarına bulayarak kalplerinin gizli mezarlıklarına gömüyorlar. Ve sonrasında da yalnızlıklarının topraklarında sahte kahkahalarının seslerini duyuyorlar.


***


Çok kadın olması mıdır, sizi içinizdeki yalnızlıktan ve sorgulamalardan kurtaran?


Peki aynı anda kaç kişiyi sevebilirsiniz?


Kendinizi ne kadar sorguluyorsunuz gerçekten?


Yoksa aşklarınız ve yaşadıklarınız hep sahte mi?


Bir insan sizi ne kadar sorgulatabilir?


Kendinize ne kadar içten olduğunuza bağlı bu.


Hoş, gerçi günümüzde içtenlik, duygusal zayıflık olarak algılanıyor.


Öyle değil halbuki.


Yoksa o duygusal zayıflık, aramaktan vazgeçtiğimiz kendimiz ve hikayemiz olmasın sakın!


Sahi ruhsal çöküşlerden en çok korkanlar, neden o ruhsal çöküntüler arasında çırpınanlardan çıkıyor dersiniz?


Sözüm ona, sevdikleri, değer verdiklerine gerekenleri yapmazlar.


Ardından bu arayışla girdiği sokaklarda aradıklarını bulamadıklarından kendi içlerinde kaybolurlar.


Sonra da saflıktan bahsederler.


Aslında saflığı konuşanlar, içlerindeki kirli suların nasıl aktığını bilirler.


Ve bunu bile bile beklerler birini.


Ama bir gün öyle biri çıkar ki, onları pohpohlayanlar yerine ‘Sen artık yoksun, kayboldun’ der.


Ya siz?


En son ne zaman kayboldunuz kendi içinizde?


Mesela kaybolduğunuzu anlayamayacak kadar…


Ve bunu size fark ettiren, yüzünüze - ruhunuza tokat gibi çarpan başka biri miydi?


Siz bunları düşüne durun…


Diyeceğim o ki; bir insan kendini kurtaramıyorsa, kimse onu kurtaramaz!


***


KENDİ KENDİNİ TAŞLAMAKTIR AŞK!


Bu yazıyı sana yazdıran ne diyecek olursanız; geçtiğimiz günlerde izlediğim, Cezmi Ersöz’ün kaleminden çıkan, Kürşat Alnıaçık’ın, kadınlar ve hayatla ilgili kendisi ve egosuyla kıran kırana yüzleşen bir erkeğin yaşadıklarını, muhteşem oyunculuk performansıyla izlediğim, iki yıldır sahnelenen ‘Kendi Kendine Konuşmaktır Aşk’ oyunu.


Yaşadığı onca ilişkide kaybolup, biri bunu sana fark ettirdiğinde ‘Ben kimim’ sorusunu kendine sorma noktasına getiren.


Mutlaka izlemeniz gereken... (Ki kolay kolay demem bunu.)


Özellikle de erkeklerin, her erkeğin izlemesi…


Sahi, ne dersiniz?


Kendi kendine konuşmak mıdır aşk?


Çok sevenler için kendi kendine konuşmanın yanı sıra;


Kendi kendini taşlamaktır aşk!


Ve de ‘Canımın içi’ değil de ‘Kalbimin içi’ dediğiniz o kişiyi, kendi kendine sevmek!


MELİKE BİRGÖLGE

Cezmi Ersöz'ün yazdığı ,Serap Eyüboğlu'nun yönettiği ''Kendi Kendine Konuşmaktır Aşk''adlı tiyatro oyununda Kürşat Alnıaçık ve İsmail Kıvrıkoğlu oynamışlardır.





16 Mart 2017 Perşembe





Ayşegül Kaya, camaltı resminin eski örneklerinin korunması, yeni kuşaklara tanıtılması, üretiminin canlandırılması ve bir kültür değeri olarak ülke tanıtımında kullanılması gerektiğine inanıyor ve bu konuda elinden geleni yapmaya çalışıyor.Ayşegül Kaya’nın yaptığı birbirinden güzel “resimleri” Balat’taki Hepsi Hikaye isimli dükkanında bulabilirsiniz.


(…) İşte o sırada sanki bir şimşek çaktı kafamda. ‘Ben, o kulübenin önündeki kız olabilirdim; o kız da trende, benim şimdi durduğum yerde olabilirdi’ diye düşündüm. Benim ben olmam, onun o olması salt bir rastlantıydı. Benim ben olmam, yabancı diller bilmem, üniversitede okumam, kültürlü sayılmam, kendi marifetim değil, bir rastlantının sonucuydu sadece. O talihsizdi, ben talihliydim, işte o kadar. Kendimi bir şey sanan ben, toplumsal ve ekonomik düzenin korkunç haksızlığının bir ürünüydüm sadece: Büyük bir kentte, çok aydın bir çevrede büyümüştüm, en iyi okullarda okutulmuştum; gümüş tepsilerde bana kültür sunulmuştu sanki. Ama o kulübenin önündeki köylü kızı olsaydım, etrafımı saran yoksulluğun demir çemberini kıramayacaktım; kültürlü bir çevreden, iyi bir eğitimden yararlanamayacaktım. Dolayısıyla, ben 'ben’ olamayacaktım. O köylü kızı, benden çok daha akıllı, çok daha yetenekliydi belki de. Ama o kulübenin önünde kalmaya mahkûmdu ömrü boyunca. Bu haksızlığı ortadan kaldıracak yeni bir düzen arayışı, beni solculuğa yöneltti doğal olarak. Gerekli kitapları okumaya başladım. Böylece sosyalist, daha doğrusu komünist oldum. Eskiden, Türk Ceza Kanununda 141-142. maddeler vardı. Komünist olanlar da kendilerine sosyalist demek zorundaydı. Ben de kendime sosyalist derdim; ama komünisttim aslında. Çünkü insanlar arasında tam bir ekonomik eşitliğin kurulmasına inanıyorum. Eğer bana profesör olarak çalışırken ya da emekliyken az çok rahat yaşayabilmem için ayda şu kadar para gerekiyorsa; çöpçü Ahmet Efendiye de aynı miktarın gerektiğine inanıyorum. Kafa işi yapanlarla kol işi yapanlar arasında ekonomik uçurumların açılmasına katlanamıyorum. Çünkü, kendi suçu olmadan, salt ailesinin ekonomik durumundan ötürü, kol işçisi Ahmet Efendiden kafasını işletmek olasılıklarının esirgendiği için, onun benim gibi profesör değil de çöpçü kaldığını düşünüyorum ve bu yüzden de ömrü boyunca benden daha az para kazanarak cezalandırılmasına gönlüm râzı değil.“
Mina Urgan Bir Dinozorun Anıları

28 Nisan 2014 Pazartesi

Sevim Burak



"kimse önünü görmüyor.

ne tuhaf değil mi?

herkes gittiği yeri birbirine soruyor.

insan inanmak istemiyor.

herkes birbirinden şüpheleniyor

ve hayretle birbirinin yüzüne bakıyor.

biliyorsun, hayatta her şey gizlidir,

her hadise bir sırdır.

malum, her insanın altında başka bir insan yatıyor.

başka ne olabiliriz?

nasıl yaşayabiliriz?

herkes bunu soruyor, kendi kendine konuşuyor.

herkes kendinden korkuyor,

ben de kendimden korkuyorum."


Sevim Burak


Sevim Burak

 PENCERE 

İki gündür karşı apartmandaki kadının intihar etmesini bekliyorum. 
Belki de etmez. 
Ne düşündüğünü bilmiyorum onun. 
Gizli kapaklı bir amacı olabilir. 
İki gün oldu tam. 
Bir pencere bitince öbürküne geçiyorum, pencere önlerinde durmaktan bir vazgeçsem kurtulacağım. 
Bütün pencereleri dolaşıyorum; 
Kadın da o yüksek terasda çabuk, kaygan adımlarla yürüyor. 
Terasın tehlikeli uçlarına gidiyor. 
Duvara çıkıp ipleri, çamaşırları geriyor.
Gene de güvenim yok. “Benim kendisini penceremden gözetlediğimi bildiği için bu oyuna mahsus kalktı,” diye geçiriyorum kafamdan. 
Sık sık yarı belinden tramvay caddesine sarkıp aşağıya bakıyor, iki kez art arda “hayır” gibisine başını sallıyor. 
Bundan onun ölmek istemediği anlamını çıkarıyorum. 
Gene de kesin değil. 
Yıllardır umutlanmadım. 
Yeni bir anı defterime başlarmışçasına ara sıra başımı kaldırıp kadına bakıyorum. 
O da bana bakıyor. 
İçimden geçeni okuyor. 
Bu yüzden kırık bana, 
Çok kaygılı, ikimiz de iyi değiliz. 
Kendini kaldırıp atmak için en ufak işaretçik bekliyor benden; benim elimden çıkmış bir insanmışçasına istediklerimi yapıyor, buna karşılık onun ölümünü göreyim istiyor. 
Oysa kırmızı güllü perdemin ardında, hiçbir şeyi yönetemiyorum, içimden kadının işine karışmak gelmiyor. 
Önlemek 
Kurtarmak 
İstemiyorum... 
Ne görebilirsem – ne alabilirsem –yaşamından- yetiniyorum bununla; beni görmemesi için perdemin ortasına küçücük bir delik açıp O’nu gözetliyorum. Ayağının biri baştan başa beyaz sargılı; sargının birden al bir renge gireceğini düşünüyorum. Cesedinin pat diye tramvay caddesine düştüğünü – bütün caddeyi kaplayıp aştığını – gelen geçeni durdurttuğunu – sihirli bir iki saniyede cesedin kutsallaşıp büyüdüğünü – her şeyin değişip mutlu bir sona bağlandığını – düşünüyorum. 
O da aynı şeyleri düşünüyor. 
Tramvay caddesine bakıp gülümsüyor. 
Bu gülümseme, ağzının çevresinde yumuşayıp dağılıyor; İçine çevrik bir gülümsemenin bu denli büyüyebileceğini görüyorum ilk kez. İnsanın kendi ölümünü düşündüğü zaman böyle gülebileceğini – kadının da yerde uzanıp yatan ölüsüne sevgi gösterdiğini – kuruyorum. Kendisini terasdan ya da pencereden aşağı atmasında hiçbir sakınca görmüyorum. Tam tersine, bu bana gerçek bir davranışmış gibi geliyor. Birazdan başını, kolunu koparıp dostlarına: Bilemediniz, bakın, neyim ben diyecek ... Saklı kaplı yerlerini açarak başına toplanıp kendisini izleyenlere – yüz – el – diz – parçalarını kösnüyle titreyecek can çekişirken. Bu anlamda bir açıklamaya koşacak herkes, birkaç dakika dayanabilecekler, unutamayacaklar bir daha da... 
Tramvay caddesinden bomboş geçip giden otobüslere başka bir gözle bakıyorum, bomboş geçip gidiyorlar, boşken dolaşmalarının bir nedeni olmalı diye kurmaya başlıyorum. Onların önüne tanıdıklarımı çıkarıp koyuyorum bir bir – hiç tanımadığım bir adamı itiyorum otobüsün önüne – ayak bileklerine kadar inen siyah paltosuyla bir sağa, bir sola bakıyor – boyu uzayıp kısalıyor – sonra berberden yeni çıkmış koyun başlı bir kadını – keçi, inek, tilki başlı bir sürü insanı itiyorum otobüslerin önüne – hepsi de şaşırıyorlar, yapmacıklaşıyorlar; düşünmemişler böyle bir son kendilerine besbelli... Binlerce ayak olup kaçıyorlar. Kedi ayakları – tavşan ayakları – horoz ayakları – kendi ayaklarım... 
Beyaz sargılı bir bacak görüyorum sonunda, dizine dek kapalı. Sargıların açılıp çözülüvereceğini, altından bunca aradığım bir gerçeği göstereceğinden kuşkulanıyorum. İyileşmemiş bir yaradaki titrek pembe etler – birleşmemiş kemikler bütünlüğünü sarsıyor, kendi vücudumun her parçasında ayrı ayrı gelip bana dayandıklarını ve sağlam bir düzen kurduklarını düşünüyorum. 
Kadın bu bacakla terasın duvarına çıkıp yürümeye başlıyor, adımlarını attığı noktadan duvarın bitimine dek olan yol epeyce uzun görünüyor bana. Bir şeyin olup bitmesinden önce hep böyle uzadığını – yavaşladığını düşünüyorum. 
Birini kaldırıyor ayağının. 
Bir taş düşecek aşağıya. 
Kadınla ilgisi yok. 
Önemsiz bir iş yaparmış gibi atacak kadın kendini aşağıya. 
Tek ayağının üstünde sallanıyor. 
Bu sıra, beklenmedik biri – kocaman urunu taşıyan bir adam geliyor sokağın başından – koşarak yetişiyor giriyor son dakikaya – bugünkü günde bu kadar hepsi diyorum, “ağır ve yabancı kişiler olacak yarınkiler”. 
Kadın kollarını açıyor uçmak istermişçesine. 
Sol gözünü görüyorum. 
Tam perdedeki deliğin yuvarlağı kadar. “Bu işi sen yapsan nasıl olur,” diyor. Düşmanmışçasına bakıyor. “Ya cayarsa diyorum atlamaktan? Ya düş ise diyorum, kurduğum bunca şeyler, düzenliğim bozulur yıkılırım.” 
Kadın gururla pencereme bakıyor, “Ben varım,” diyor. 
Sargılı bacağının üstünde hopluyor. 
Geri çekilip tos vuracakmış gibi pencereme koşuyor, alay ediyor benimle, ayaklarının bastığı duvarın çökmesini diliyorum. Büyük bir güç gösteriyor duvar, kadının ayaklarını tutmak için. 
Ölmesi gerekiyordu oysa. 
Yerini ve zamanını ondan daha iyi biliyordum. 
Perdenin önüne çıkıp seslendim: 
“Haydi atla!” dedim. 
Elimle de işaret yaptım. 
Durduğu yerde sallandı. 
Ağır vücudu duvarın ince çizgisinde ikiye bölündü. 
Bu sırada alt katlardan bir pencere açıldı. “Hermine!” diye haykırdı başka birisi. 
Aralıklı tepinmeler oldu. 
Yukarı doğru çıkan ağlamalar. 
Yalvarmalar işitildi. 
Sesler terasa doldu. 
İlk kez gördüm kadını. 
Yalancıksız, 
Perdesiz. 
İple oynatılan bir kukla gibi geldi pencerenin önüne. 
Ağzı çarpılmış anlaşılmaz kelimeler söylüyor, benden yardım istiyordu. İki şişman kadın kollarına asılmışlardı silkinip atamıyordu onları. 
Yenik ve zayıftı. 
Kadını silkeliyor, konuşsun diye tokatlıyorlardı. 
O hep bana bakıyordu. 
Ne istiyordu benden? 
Onu öylece alıp götürdüler. 
Yemek odalarında, 
Mutfaklarda, 
Sandık odalarında 
Gene bağırtacaklardı. 
Yarın terasa çıkıp çamaşır asacaktı, 
Görecektin yüzünü gene, 
Çilli kollarını, 
Çamaşırlarını, 
İplerini. 
Pencereme bakıp “artık akıllandım” diyecekti. 
Günlerdir aklımı kurcalayan yüzlerce ölüm arasından en güzellerini anımsıyordum onun için. 
Kalabalıklara, 
çan kulelerine, 
sokaklara 
bakıp 
duygulanıyordum... 
Onun hesabına akşamlara dek pencerenin önünde yalnızlığımı büyütüyordum... 
Hiçbir şeyden umudum yoktu 
Denemiştim her şeyi kendi hesabıma 
Perdenin ucunu tutup sıkıştırıyordum koltuğun arkasına. Kurtulup kapanıyordu günlerce... Onu yeniden koltuğun arkasına sıkıştırıp düşmesini bekliyordum. Alışmıştım buna. Belki de her şeyin anlamı budur diyordum. İlk kez hayal kırıklığına – yenilgiye uğrayacağımdan korkuyordum. Sonra bundan kaçmak için bir neden olmadığını gördüm. Nasıl olsa olacaktı... Yaklaştım perdenin ucuna...
Eli elime değiyordu perdenin ucunun 
Gözlerimi perdeden öte yanlara kaçırıyordum. 
İnanmak istemiyordum yalnızlığıma 
Nasıl oluyor da bir şey tutmuyordu beni perdenin ucundan başka? 
Şimdi taşları çok şekilli bir terasa bakıp kendi vücudumdaki seyirmeleri dinliyorum. Apartmanda her şey yatışmışa benziyor, kırmızı ölüm çiçekleriyle perdenin arkasında: 
Anı defterime 
Bir ev 
Bir cadde 
Bir bulut 
Bir Yeşil Şapkalı Adam Çiziyorum. 
Cadde’de Yeşil Şapkalı Adam, bulutla aynı yöne doğru yürüyor. “İşte başını alıp giden adam bu,” diyorum. – Derin uykulardan – paslı merdivenlerden – pencerelerden – kapı zillerinden kaçan adam bu adam. 
Eve bakıyorum. 
İşte o ev bu ev diyorum, 
Oda bu oda. 
Kadının kendini astığı ev bu ev, 
Sandalye bu sandalye, 
Masa bu masa, 
Cadde bu cadde, 
Bu çocuklar 
O çocuklar. 
Sonra anı defterime bakıp – bütün bunların yalan olduğunu – kendini kandırmak için Yeşil Şapkalı Adam’ı kendim çizdiğimi – Yeşil Şapkalı Adam’ın da bunu bildiğini – beni kandırmak için penceremin önünden geçtiğini, 
Bulutun bulut, 
Caddenin cadde, 
Evin ev, 
Yeşil Şapkalı Adam’ın da 
Yeşil Şapkalı Adam olmadığını 
Düşünüyorum 
Anı defterimdeki 
Bulutu, 
evi, 
caddeyi, 
Yeşil Şapkalı Adam’ı 
Karalıyorum. 
Bir başıma her zaman böyle bir oyun oynayıp bozabileceğimi, Yeşil Şapkalı Adam’ın da bu oyunu oynayabileceğini, karşıki kadının, başka başka insanların da başka başka oyunlar oynayıp bozabileceklerini düşünüyorum. 
Kadının ağzı yana çarpılmış, 
Bomboş bilinçsiz gözlerle bana bakıyor, 
“Yardım et,” diyor. 
Bazı hareketleri yapmasını bilmiyorum. 
Hava kararıyor. 
Ölüm çiçekleri altında korkuyorum biraz. Güller morlaşıyor perdede. Uykusuz yatağım – ağır elbise dolabım – saç firketelerim taş gibi duruyorlar. Ne yapsam şimdi? 
Elimi bir yere saklasam. 
Kıl inceliğinde duyguları geriyorum çevreme. Örümcek gibiyim ölüm çiçekleri hava kararıyor. 
Ne yapsam şimdi? 
Tuzluğu dışarıdan alıp getirsem mi? 
Sofra kurulmayacak, bir işe yaramayacak olduktan sonra? 
Getirmesem de olur. 
Belki de olmaz. 
Bilmiyorum. 
Yeni yeni belliyorum bazı düşünceleri. 
Evin içini koca bir leke gibi kaplıyorum. 
Galatasaray’dan Tünel’e otobüsler geçiyor. 
Çiçek Pasajı’ndan mor kurdeleli yaşantılar çıkıyor – 
Ölüm gülleri, 
Beyaz zambaklar, 
1890 Sent Pülşeri üniformalı yetim kız öğrenciler başlarında ürkünç okul şapkaları... 
Karanlıkla aydınlığın kesiştiği saatte ölümlü caddede tuhaf gülümsemeli afişler ortaya çıkıyor, gittikçe büyüyen kalabalık garip bir hışırtı çıkararaktan yürüyor. 
Yeşil Şapkalı Adam Aralarında 
Şapkasını çıkarıp çıkarıp sallıyor. 
“Sen de gelsene,” diyor 
Yarı belime kadar karanlığa sarkıyorum, gürültüyle düşüp parçalanmaya başlıyorum. 
Galatasaray, 1962
(*)Sevim Burak, Yanık Saraylar, Nisan Yayınları, İstanbul 1993, ss: 29-42